2.1 Benim İstanbul’um

2.1.2. Okuma

Benim İstanbul’um

 İstanbul’da doğdum, elli üç yıldır burada yaşıyorum. New York’ta geçirdiğim üç yılın dışında başka hiçbir yerde yaşamadım. Benim için insanın diğer şehirleri, başka ülkeleri, evleri, hayatları, dünyaları kıyaslayacağı İstanbul’dan başka şehir, ülke, vatan, ev yoktur. Bazan yalnızca İstanbullu olduğum için, oranın yazarı olduğum için, kendimi talihli hissederim: Şehir binlerce yazara yüzlerce yıl yetecek kadar hikayeyle kaynaşır. Bazan da yalnızca İstanbullu olduğum için kendimi eksik ve yetersiz bulduğum olur.

 

 İstanbul adlı kitabımda Conrad, Nabokov ya da Naipaul gibi yazarlardan söz ettim. Onlar şehirler, ülkeler değiştirir, arkalarında kıtalar, medeniyetler bırakır, dünyaya başka dillerin pencerelerinden bakmayı becerirler. Ben ise, elli üç yıl sonra, hayata başladığım zaman ve üzerinde soyadım yazan apartmanda yaşıyorum. Akşamları aynı pencereden aynı caddeye bakıyorum. Caddenin ve yetmiş yıllık aynı çınar ağacının dalları arasından kıvrılarak gözden kaybolduğu yerde, elli yıldır hâlâ ıvır zıvır, sigara, her şey satan Alaaddin’in dükkanının ışıklarını görüyorum. Yaz akşamları, serin bir rüzgar esince aynı yere, aynı sokağa, hatta aynı binaya duyduğum bu bağlılık yüreğimde bir kırgınlık yaratıyor. Bir suçluluk duygusu, bir zamanlar düşüncesizce içtiğim sigaraların katranı gibi içimi zehirliyor. Bir pişmanlık değil, bir kabullenme belki; hayatın böyle bir şey olduğunu yaşadığım yerlere bakarak anlamak İstanbullulara özgü bir şey mi? Bir yandan her şeyin acımasızca, hiçbir kural tanımadan değiştiğini şehre bakıp kederle görmek, bir yandan da ellerinde sigara durmadan şikâyet eden ve sonunda şikâyet ettikleri şeyin ayrılmaz bir parçası olan çocukluğumun büyükleri gibi, hiçbir şeyin değişmediğini söylemek İstanbullu olmanın kaçınılmaz sonucu.

 

Çocukluğumun taşra görünümlü bir milyonluk yorgun İstanbul’u, yarım yüzyılda on milyonluk bir büyük şehre dönüştü. Hiç gitmediğim gazetelerde görmesem adlarını bile bilmeyeceğim uzak, tuhaf mahalleler var artık. Benim penceremden böyle uzak ve yabancı köylerin şehrime eklemlendiği zar zor anlaşılıyor. Çocukluğumun sokakları, o zamanlar rüyamda görsem inanmayacağım kadar kalabalık. Bazı insanların benim son yıllarını yaşadığını sandığım kaldırımlarda yeni bir hayat heyecanıyla dolandıklarını anlamak, bana “tarih” denen şeyin zalimliğini hissettiriyor.

 

Çocukluğumda, penceremden bakınca çınar ve kuruyup kesilen bir ıhlamur ağacının dalları arasından gördüğüm Teşvikiye Caddesi’nden tramvaylar geçerdi. Bu caddenin parke taşlarının ve tramvay raylarının üzerini daha sonra asfaltla örttüler. Tramvay tellerinin sökülmesinden sekiz-on yıl sonra, İtalya’dan gelen ve arada bir boynuzlarından biri yola düşen troleybüsler için yeniden elektrik hatları çekildi. Sonra bir gün troleybüslerle birlikte onlar da gözden kayboldular.

 

Bir şehirde benim gibi, ona bağlı kalarak, onu bir kader gibi benimseyerek yarım yüzyıl yaşamak, şehri insanın sokaklarındaki, dükkânları ve meydanlarındaki değişimleri insan kendi gövdesindeki yaralar, çıbanlar, yıpranmalar gibi, önce çocuksu bir telaş ve kederle ( çocukluğumun en önemli sinemaları kapandı, kitapçı, oyuncakçı dükkanları yok oldu) , daha sonra kendi gövdesinin şekil değiştirmesi gibi bir çeşit tevekkülle karşılıyor. Tıpkı bir arkadaş gibi benimsediğim, çoğu zaman bana kendi zenginliği ve derinliğinden çok, benim kendi hüznümü ve neşemi hatırlatan İstanbul’un ruhu anlatmam gereken asıl şey.

 

Şehirlerin ruhu var mıdır? Varsa nedir bir şehrin ruhunu yapan şey? Büyüklüğü mü, kültürü, tarihi, sokaklarının ve yapılarının içimize işleyen hayali mi? Yoksa şehrin kalabalıklığı ya da boşluğu mu, sisli ya da sıcak olması mı?  Ya da şehrin içinde gezinen bir nehrin, İstanbul’da olduğu gibi şehrin içine giren bir denizin varlığı mı? Nerede hissederiz bu ruhu? Şehre yüksek bir tepeden bakarken mi yoksa yeraltındaki bir geçitte şehrin uğultusunu ve kirli nemini genzimizle duyarken mi? Belki de bütün şehirle birlikte bir gece yatağımızda şehrin yıprattığı yorgun bir hayvan gibi kıpırdanırken, uykuyla uyanıklık arasında sis düdüklerini işitirken hissettiğimiz şeydir bu ruh. Bu ruhun da hep değiştiğine şehirlerin kimliklerini değiştirdiğine inanıyorum. Zenginleşen yeni İstanbul, çocukluğumda olduğu kadar hüzünlü bir şehir değil artık.

License

2.1.2. Okuma Copyright © by Funda Derin. All Rights Reserved.

Share This Book